Vizyon, Düşünce, Toplum
| iletisim@akifakay.com
Akif Kemal Akay İletişim
Anasayfa / Belediye Çalışmalarım / 8. NE YAPTIK ? NASIL YAPTIK?

8. NE YAPTIK ? NASIL YAPTIK?

Mevcut durumda Yerelden Kalkınmayı, sadece kendi adına bir şeyler isteyen, kendi günü ve geleceğini düşünen, toplumsallığı pek düşünmeyen kişilerden oluşan kendi toplumumuzla yapmak zorundayız. Durum budur, çözüm de buna göre bulunacaktır.

NE, NASIL?

 Günümüz dünyasında refahı artırma çabaları çoğu zaman yaygın bir varsayımla başlar: İnsanın rasyonel, uzun vadeli düşünebilen, kolektif faydayı önceleyen ve değişime hazır olduğu varsayımıyla. Oysa günümüz kent insanı; tüketime alışmış, bireyselleşmiş, algılarla yönlendirilen, ekonomik olarak kırılgan ve çoğu zaman güvencesizdir. Bu gerçeklik göz ardı edildiğinde, en iyi niyetli kalkınma projeleri dahi ya karşılık bulmaz ya da kısa sürede sönümlenir.

 Bu durum uygulama aşamasında en önemli sorun gibi görünüyor. Yorgun, bezgin ve karamsar bir toplum durumuna getirildik. Sürekli olarak var olan durumdan şikâyet eden, hep değişimden söz eden ama hiçbir şekilde değişime kendini katmayan bir insanlar topluluğuyuz artık. (12 Eylül’e ait Toplum Mühendisliği.)

Yapılan saha araştırmaları insanların büyük bölümünün mutsuz olduğunu, geleceğe ait umutlarının kalmadığını gösteriyor. Üstelik bu noktada hiçbir ayrım söz konusu değil. Her yaştan, her ırktan, her yöreden, her ekonomik durumdan, her eğitim düzeyinden vb. kişiler aynı duygular içinde. Bu nedenlerle potansiyeli yüksek bir kentte refahı yükseltmenin ilk adımı, olması gereken insanı değil, var olan insanı esas almak olmalıdır.

 Kentli birey bugün çoğunlukla “tüketici” kimliğiyle tanımlanmaktadır. Üretimle ilişkisi zayıflamış, emeğin değerini soyutlaşmış biçimde algılayan, hızlı tatmin arayan bir yapı söz konusudur. Bu durum ahlaki bir zayıflık değil, sistemin doğal sonucudur. Dolayısıyla refahı artırmaya yönelik uygulamalar, bireyi suçlayarak değil; bu davranış kalıplarını dikkate alarak tasarlanmalıdır. İnsanlara “fedakâr olun”, “geleceği düşünün” demek yerine; kısa vadede fayda üreten, kolay katılım sağlayan ve görünür sonuçlar doğuran modeller geliştirilmelidir.

Ekonomik olarak güçlü olmayan birey için uzun vadeli soyut hedefler ikna edici değildir. Bu nedenle kent ölçeğinde refah artışı, büyük projelerden çok mikro kazanımlar üzerinden inşa edilmek zorundadır.

Mahalle ölçeğinde istihdam, yerel üretici pazarları, küçük ölçekli kooperatifler, bakım-onarım, geri dönüşüm, kent tarımı gibi alanlar; bireyin hem gelir elde edebileceği hem de kendini sürecin parçası hissedebileceği zeminler yaratır. Bu tür uygulamalar, bireyin üretimle yeniden temas kurmasını sağlar; ancak bunu romantik bir “üretici ideali” üzerinden değil, somut kazanç üzerinden gerçekleştirir.

 Son yıllarda toplumda algı, gerçeğin önüne geçmiştir. Bu durum çoğu zaman eleştirilse de yok sayılması mümkün değildir. O hâlde yapılması gereken, algıyı düşmanlaştırmak değil; kamusal fayda lehine kullanmaktır.

 Kentte yapılan her olumlu uygulamanın görünür olması, anlatılması, paylaşılması gerekir. Başarı hikâyeleri, küçük de olsa kazanımlar, bireyin “benim de payım var” duygusunu besler. Refah yalnızca ekonomik bir durum değil, aynı zamanda psikolojik bir güven hissidir. Algı doğru yönetildiğinde, bu güven hissi yaygınlaşır.

 Yaşanmakta olan bireyselleşme geri döndürülemez bir süreçtir. Ancak bu durum, toplumsal faydanın tamamen ortadan kalktığı anlamına gelmez. Günümüz uygulamaları, bireysel çıkar ile kamusal yararı çatıştırmak yerine örtüştürmek zorundadır. Örneğin; enerji tasarrufu, atık ayrıştırma, toplu taşıma gibi alanlarda bireyin cebine dokunan teşvikler, toplumsal faydayı da beraberinde getirir. İnsan

“toplum için” değil, “kendisi için” yaptığı bir davranışla kolektif iyiliğe katkı sunduğunu fark ettiğinde, sürdürülebilir bir dönüşüm mümkün olur.

 Refah artışı için sıkça vurgulanan eğitim politikaları, çoğu zaman soyut ve yukarıdan aşağıya tasarlanır. Oysa kent insanı için en etkili öğrenme biçimi deneyim yoluyla öğrenmedir. Atölyeler, uygulamalı kurslar, mahalle bazlı üretim alanları, ortak çalışma mekânları; bireyin hem beceri kazanmasını hem de özgüven geliştirmesini sağlar. Bu tür deneyimler, bireyin “yapabilirim” duygusunu güçlendirir ki refahın en önemli bileşenlerinden biri de budur.

 Yerel yönetimler ve kent kurumları, buyurgan değil kolaylaştırıcı bir rol üstlenmelidir. Karmaşık bürokrasi, güvensizlik ve belirsizlik; zaten kırılgan olan bireyi daha da pasifleştirir. Basit, şeffaf, erişilebilir mekanizmalar; katılımı artırır. İnsan, sürecin kendisini dışlamadığını hissettiğinde, katkı sunmaya daha istekli olur. Refah, yalnızca gelir artışı değil; kurumlara duyulan güvenin yeniden inşasıdır.

 Günümüz kentlerinde refahı artırmak, insanı kökten değiştirmeye çalışarak değil; onun mevcut kapasitesiyle uyumlu sistemler kurarak mümkündür. Tüketime alışmış, bireyselleşmiş, algılarla yönlendirilen ve ekonomik olarak kırılgan insan gerçeğiyle yüzleşmeden yapılan her plan eksik kalır. Asıl mesele, bu insan tipini aşmak değil; bu insanla birlikte ilerleyebilecek akıllı, kapsayıcı ve sabırlı uygulamalar geliştirmektir. Refah, ideal insanla değil; gerçek insanla kurulan doğru ilişkiyle yükselir.

 Bu toplum ve insan malzemesi varlığında temel açmaz, sorunların siyaset ile ilişkisinde ortaya çıkıyor; maalesef Siyaset, “Sorun Çözme Sanatı” olmaktan çıktı. Uzunca zamandır belli kişilerin tekeline terk edildi siyaset. Kamuyu, toplumu, insanı düşünen siyasetçi maalesef çok az. Üstelik yerel siyaset/siyasetçi giderek yok oldu.

Mevcut durumda Yerelden Kalkınmayı, sadece kendi adına bir şeyler isteyen, kendi günü ve geleceğini düşünen, toplumsallığı olmayan kişilerden oluşan kendi toplumumuzla yapmak zorundayız. Durum budur, çözüm de buna göre bulunacaktır. Var olan koşulların olumsuzluğu, kesinlikle umutsuzluğu getirmemeli, olabildiğince proaktif davranışlarla ve cesur inisiyatifler alarak çıkış yollarını bulmaya çalışmalı, günün koşullarının yaratacağı zararları en aza indirgemeliyiz.

 Günümüz insanımızın toplumsal davranışlarını esas aldığımızda bir yöneticinin yapması gereken şey, temel verileri esas alarak hareket etmesi yanında, tekil çözümlere değil mutlaka, tümel çözümlere yönelmesidir. Zaten her türlü zaman, mekân, kaynak kısıtlılığı içinde hareket etme zorunluluğunda olan yönetici, başta siyasilerden olmak üzere, gelebilecek her türlü eleştiriye katlanmalı, hukuk kurallarına uyarak ama asla kamusal yararlardan uzaklaşmadan, olabildiğince az yanılma ile işlerini yürütmelidir.